Kayıtlar

Bir Film: Cennetin Çocukları

Resim
Selamun aleykum, sevgili Karine Blog okurları, Bir film köşemizde, yönetmenliğini Mecid Mecidi’nin yaptığı Cennetin Çocukları filmine yer verdik. Bilkent Üniversitesi’nde yapılan film gösteriminde izlediğimiz bu film insanlığın el değmemiş vicdanına değiniyor aslında. Cennetten düşmüş insanın özünde ne olduğunu, Zehra ve Ali öznesinde “cennetin çocuklarıyla” gösteriyor. Filmin, fakirliği bir sefalet olarak değil, aksine, asalet olarak taşıyan  bir aileyi konu aldığını söylüyor Enver Gülşen Hakikatin Sineması kitabında.  1997  yılı yapımı olan Cennetin Çocukları; ekmeğini çok çalışarak çıkaran fakat evin kirasını bile zorla ödeyebilen bir babayı, hasta bir anneyi ve günün farklı saatlerinde okula gidip aynı bez ayakkabıyı paylaşan iki kardeşi, Ali ve Zehra’yı, konu alıyor. Yeni bir ayakkabıyı alacak durumlarının olmadığını bilen birinci ve üçüncü sınıf öğrencisi kardeşlerin aynı ayakkabıyı paylaştıklarını ise hiçbir zaman ebeveynleri öğrenmiyor. Çünkü biliyorlar ki ...

Cuma'nızı Nasıl Alırdınız?

Resim
Türkiye’de son birkaç senede etkisini göstermeye başladıysa da, “Black Friday” terimi Amerika’da çok uzun süredir kullanılan bir terimdi. Kara Cuma olarak çevirebileceğimiz Black Friday, haliyle biz Müslümanları rahatsız etti. Haftalık bayramımız olan Cuma gününün “kara” sıfatıyla yaftalanmasını sindiremedik. Bu aslında haklı bir tepki fakat bu terimin geçmişine dair biraz bilgi sahibi olmak, bunun İslam’ın bayram gününe hakaret amaçlı bir şey olmadığını fark etmek lazım. Bir diğer problemli terim 13. Cuma.   Batı toplumunun uğursuz saydığı ayın 13’üne denk gelen Cuma günlerine “uğursuz” denmesine tepki göstermemiz gerekiyor. Fakat kara Cuma olayında durum biraz daha farklı. Bizim için en büyük problem Cuma suresinin 9. Ayetini yaşamada baş gösteriyor: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نُودِي لِلصَّلَاةِ مِن يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ Ey iman edenler! Cuma günü namaz için ça...

Yeni Hayata Merhaba

Resim
Bu ayki yazımız bizim için fazlaca özel bir yazı çünkü Karine'nin ilk annesine vereceğiz mikrofonu. Sözü hiç uzatmadan beraber çıktığımız ve birlikte büyüdüğümüz bu yolculuğun içinde çok daha büyülü bir yolculuğa başlayan bir anneye kulak veriyoruz; Bazı  insanların "yeniden doğmuş gibi oldum" dediği evreleri olur. Din değiştirmek, hayata bakışını değiştirmek, yeni iş, evlenmek gibi.. Annelik de yeni bir hayatın kapısını açan müesseselerden biri.. Neden mi? Çünkü artık sorumluluğunda olan, ona ihtiyaç duyan ve hayatı dokunuşlarla şekillendirilecek biri girmiş oluyor dünyasına... Artık tek başına bir birey olmaktan çok daha fazlası...       Annelik hakkında çok şey yazılmış, çok türküler derlenmiş, çok şarkılar söylenmiştir elbet. Şimdi biraz da biz bahsedelim bu güzellikten istedik. Anneliği farklı pencerelerden görelim diye niyetlendik. Annelik şükrü bol olması gereken bir müessese aslında. Hele bir de tedavi gerektirmeden Rabbimiz nasip etmişse...

Bir İnsan: Aliya İzzetbegoviç

Resim
Bilge Kral, Aliya İzzetbegoviç'i rahmetle anıyoruz. Biz bilge kral diyoruz fakat, İslam'da aşırı bilge, her şeyi bilen, hatasız ve ölümsüz kimseler yoktur. İslam Deklarasyonu, Aliya İzzetbegoviç diyor kendisi. Kendisini bir şekilde duyup hayatı hakkında bir fikri olmayanların mutlaka biraz araştırmasını öneririz. Çünkü böyle söylemesine rağmen, belki de yakın tarihte görebileceğiniz büyük bilgi birikimine ve sağlam bir duruşa sahip nadir insanlardan. Halkına ve dinine yönelik saldırılara nasıl karşı durduğundan, bu saldırılara karşı nasıl bir savunma yaptığından kendimize dersler çıkarmamız gereken biri hatta. Bağımsız Bosna-Hersek'in ilk cumhurbaşkanı, Sırplara karşı direnişin bir kahramanı olan İzzetbegoviç, genç yaşlarda Müslümanca örgütlenebilmenin bize ne kadar önemli olduğunu gösteren birisi. Hayatıyla ve eserleriyle adeta Müslüman gençlere nasıl bir yol haritası takip etmeleri gerektiğini gösteriyor. Daha 16 yaşındayken arkadaşlarıyla kurduğu...

Üniversiteye Hoşgeldin!

Resim
السلام عليكم ورحمة الله وبركاته  Okullar açılalı biraz oluyor. Kimimiz tatilini bitirip işine, kimimiz devam ettiği okuluna kimilerimizse yepyeni bir ortama, üniversiteye girerek Ekim ayına kadar ulaştık.  Öncelikle seni tebrik ediyoruz kardeşim. Emeklerinin karşılığını alarak üniversiteye başladın. Birçokları için üniversite eğlenebileceğin, öğrenebileceğin, güzel arkadaşlıklar kurabileceğin bir yerdir. Hayatının en köklü kararlarını insanlar genelde bu yıllarda ya da bu yılları takip eden süreçte alır. Sen de herkes gibi böyle bir süreçten geçiyorsun.  Biz Karine olarak, kendimize şunu sorduk: Buraya kadar geldik, peki biz Rabbimiz için buralarda ne yapabiliriz, gençliğimizi nasıl daha bereketli hale getiririz? Ve emin ol bir çoğumuz tam da senin içinde bulunduğun zamanda hayatı, kendimizi, az ya da çok sorguluyorduk. Bu yüzden sana ufak tavsiyelerimiz var 😊 Namazlar Üniversitedeki ders sistemi lisedekinden oldukça farklıdır. Her okulun sistemi farklı ol...

Gönül Mimarı Olabilmek

Resim
Yeni eğitim-öğretim yılının başlaması sebebiyle biz de bu ay Karine Gençlik olarak biraz eğitmenleri, biraz öğrencileri, hatta öğrenmenin ve öğretmenin yaşı olmadığını konu alan,  aslında hepimizi ilgilendiren bir yazıya yer verelim istedik. Yazımıza Prof. Dr. Mehmet Görmez’in eğitim ve İslam üzerine verdiği bir seminerde söylediklerini naklederek başlamak isteriz.  "İnsan ile Allah(cc) arasında bir misak vardır. O misakı esas alarak eğitim vermeliyiz. Misak karşılıklı güven sözleşmesi demektir. Bu misakı  3’e ayırırız. Emanet, şehadet ve imaret misakı. Şehadet misakı nerede olursanız olun Allah’ın sizinle beraber olduğudur. Emanet misakı ise Allah’ın bütün kainatı size emanet etmesidir. İmaret misakı ise insanın yer yüzünü imar etmesi ile görevli olmasıdır. Sadece beton imarı değil bu, gönül ve kalp imarı.” Rabbimiz ile olan misakımızın eğitimde aslında ne kadar büyük bir yer kapladığını görmezden gelmek çok büyük bir haksızlık olurdu. Bu 3 misakın birbirler...

Bırakın Sular Aksın

Birinin bize hissettirdikleri, o biri nden mi kaynaklanıyordur yoksa bizden mi? İçimizde uçuşan kelebekler ya da fitillenen ateşler   ne kadar bize ait, ne kadar bizden? Zor sorular bunlar. Tekil cevapları da yok belki, ama sanıyorum ki; seven ve sevilen, nefret eden ve edilen birbirinden bu kadar uzak değil. Birini ya da bir şeyi sevmiş olmamız, içimizde büyüttüğümüz   sevgiyi bir başka idrake akıtma kararı almamız büyük cesaret ister. Çünkü gönül âleminde verilen, geri alınmaz. Sevdiğimiz ya da sevmediğimiz birine açtığımız taraflarımız, paylaştığımız duygularımız silinemiyor ne yazık ki. Dönüşüyor belki. Aşk nefrete, acı şefkate, keder sükûnete... Ama yok olmuyor. Kurulan bağlar öyle kolayca sökülüp atılamıyor. Bir sebebi de bu belki; Ortaya çıkan sevme ya da sevmeme eyleminin içinde, sevilen ya da sevilmeyenle birlikte biz de varız. Başroldeyiz diyemeyeceğiz çünkü bu işler ‘’rol biçmeyle’’ yürümüyor. Rol kapmayla da yürümüyor. Yer edinme olabilir belki. Bir...