Dublin’de
bir Karinecan.
Selamün aleyküm sevgili Karine
blog okurları,
Bendeniz Ankara’da Psikoloji
lisans eğitimini tamamlayıp evlendikten sonra eşiyle Dublin’e yüksek lisansını
yapmaya gelmiş olan bir müslime. Bu yazıyı sizinle hayatında ilk kez uzun dönem
yurtdışında yaşayan biri olarak kendimce tecrübelerimi ve hislerimi, Dublin
hakkındaki düşüncelerimi paylaşmak için yazıyorum. Yazının sonunda da
ilgilenenler olursa diye kısaca başvuru süreci ve burs imkanları gibi daha
“teknik” konulardan bahsederek yazımı bitireceğim. Umarım kendimi güzel ifade
edebilir, ilgilenenlere de faydalı olabilirim. Yazıya geçmeden şunu belirtmek
istiyorum ki bu benim ilk blog yazım. Biraz heyecanlı, tamamen acemiyim.
Şimdiden sürç-i lisan edersem affola. Hadi
bismillah…
Dublin için yola çıkışımızı dün
gibi hatırlıyorum. Karmakarışıktım. Çok tedirgin ve biraz üzgündüm. Her zaman
bir dönem yurtdışında yaşama hayalim ve idealim vardı ama gerçekleşiyor oluşu
biraz korkutmuştu beni. Bütün hayatını Ankara’da ailesiyle geçirmiş biri olarak
ailemden bu kadar uzakta kalacak olmak ve neyle karşılaşacağımı bilmediğim bir
yolculuğa çıkıyor olmak beni çok tedirgin ediyordu. Ankara-İstanbul uçuşu bu
olumsuz duygularla geçti. Ama ne zaman ki İstanbul-Dublin uçağına bindik; o
zaman endişelerim tatlı bir heyecana dönüştü. Ayrılık hüznü öncesi halime
dönmüştüm. Sonuçta bir hayalim gerçekleşiyordu hem de sevdiğim bey ile birlikte
. Yaklaşık dört buçuk saat süren uçuş heyecanımı arttırdı da arttırdı. İnince
nelerle karşılaşacağımıza dair senaryolar üretmiştim kafamda. Kalacağımız yer
nasıldı? Ev sahibimiz nasıl biri çıkacaktı? Sınıf arkadaşlarım? Dersler?
Hocalar? Aman Allah’ım! Benim gibi birçok şeyi önden bilmek isteyen biri için
bu kadar çok belirsizlik tatlı bir tedirginlik ve aşırı meşgul bir beyin demek.
Bu düşüncelerle geçen uçak yolculuğumuzun ardından yeni şehrimiz Dublin’deydik.
Kısaca
Dublin ve İrlanda’dan bahsetmem gerekirse Dublin 1.214.666 nüfusuyla İrlanda
Cumhuriyeti’nin başkenti. İrlanda Cumhuriyeti 1922 yılında verilen mücadeleyle
Birleşik Krallıktan ayrılan bir ülke. Aynı zamanda bağımsızlığını zorlu
mücadelelerle kazanmış, tarihi trajedilerle dolu bir ülke. Belki
biliyorsunuzdur 1845’te çok büyük bir kıtlık yaşanmış burada ve o dönemde
Osmanlı padişahı olan Abdülmecit Han İrlanda’ya deniz yoluyla Drogheda
kıyılarından erzak yardımlarında bulunmuş. Hatta buna atfen İrlanda’nın futbol
takımlarından biri olan Drogheda United takımının amblemine ay-yıldız konulmuş.
Bir Trabzonlu olarak şunu da mutlaka belirtmem gerekiyor ki renkdaş olan
Drogheda United ve Trabzonspor birbirlerini resmi internet sayfalarında kardeş
takım ilan etmiştir. Bu da böyle bir
bilgi. Ha bir de Dublin metrosu olmayan tek Avrupa başkenti. Bunu da söylemiş
olayım.
Dublin Avrupa’nın en pahalı
başkenti olarak gösteriliyordu. O yüzden ekonomik olarak maruz kalacağımız bazı
zorluklar elbet vardı ama gelmeden konaklayacak yer bulmak tam anlamıyla
işkenceydi. Dublin’de kalacak yer arayan çok fazla insan var ama kalacak yer
yeterli değil. Zaten pahalı olan bu şehirde, bir de bu arz talep dengesizliği
yüzünden kiralar inanılmaz fiyatlardaydı. Genellikle buraya gelen öğrenciler
başka ailelerin evlerinden oda kiralıyorlar ki bu tabi ki çok daha uyguna
geliyor. Ama bunun bizim için uygun olacağını düşünmediğimiz için seçeneklerimiz
daha da azalmıştı. Uzun arayışlar sonrasında
internet üzerinden Foxrock’ta bir stüdyo daire kiraladık.
Foxrock Dublin’in en güvenli ve en sakin semtlerinden birisi. Biraz şehir
merkezine uzak ama güvenli olması ve semtine göre fiyatının uygun olması bizim
için yeterliydi. Havalimanından hiç görmeden kiraladığımız evimize doğru yola
çıktık. Ev sahibimiz bizi bahçede karşıladı ve elini uzattı “ben Dave, hoş
geldiniz” dedi. Ben kibarca el sıkışmadığımı ama tanıştığıma memnun olduğumu
söyledim. Kendisi bu tarz bir cevaba alışık olmayan birine göre oldukça rahat
bir şekilde gülümsedi ve konuşmaya devam ettik. Benim için Dublin hayatımıza
iyi bir başlangıçtı bu. Değerlerimi açıkça ifade etmiş ve “yobaz” damgası
yememiş, göz devirmeleriyle karşılaşmamış veya yargılanmamıştım. Tabi ki
Türkiye’de hep bu tecrübemin aksi yaşanmıyor ama bence birçoğunuz ne demek
istediğimi anlıyorsunuzdur.
Evet kendimce güzel bir başlangıç yapmıştım ama devamının benim için çok da
kolay olmadığını söylemem lazım. Alışma sürecim beklediğimden sancılı geçti.
Toplum kurallarından alışkanlıklara, eğitim sisteminden sosyal yaşantıya kadar
birçok şey farklıydı. İşin ilginç yanı İngilizcemin iyi olduğunu zannederken
dil konusunda çok sıkıntı çekiyordum. İrlandalıların İngilizce aksanının anlaşılmasının
zor olduğunu duymuştum ama kolay kavrayabileceğimi düşünmüştüm. Pek de öyle
olmadı tabi J Telaffuzları alışık olduğum Amerikan veya İngilizaksanından
çok farklıydı. Okulda ilk gün hocalarla tanışıp çeşitli sunumlar dinlediğimiz
sırada herkesin sürekli buş demesi dikkatimi çekmişti. Düşünüp durdum, buş ne acaba. Sözlüğe farklı kombinasyonlar
girip kelimeyi bulmaya çalıştım. Ama bulduğum kelimelerin hiçbiri o konuşmalar
içinde anlamlı değildi. Daha sonra öğrendim ki “but” kelimesini buş diye telaffuz ediyorlarmış
(normalde kabaca bat diye telaffuz ediliyor). Kimin aklına gelir ki. En azından
benim gelmemişti yani. Telaffuz farklılıklarının yanında bir de İrlandalıların
aşırı hızlı konuşmalarıyla mücadele ediyordum. Onlar konuşurken sanki ben soluk
soluğa kalmışım gibi, ara sıra birilerini durdurup “LÜTFEN NEFES AL!” demek
istiyordum. Derslerde önemli noktaları kaçırma endişesiyle çok panik oluyordum.
Neyse ki şimdi geçti ve bu karmakarışık İngilizceye alıştım bile diyebilirim.
Hatta kendi aksanımın bozulmasından korktum biraz ama o kadar kolay kapılabilecek
bir aksan değil zaten J Bu arada şunu da belirteyim
İrlanda’nın iki resmi dili var: İngilizce ve Gaelik (Gaeilge). İrlandalılar
her ne kadar kimliklerine koruma arzusuyla dillerine sahip çıkmaya çalışsa da
bu çabaları gençler üzerinde pek etkili olmamış. Gaelik bütün tabelalarda,
duyurularda ve başka alanlarda karşımıza çıkıyor ve ilkokullarda zorunlu olarak
öğretiliyor. Ancak bugün neredeyse hiçbir genç İrlandalı bırakın konuşmayı bu
dili bilmiyor bile. Aslında bakınca Türkiye’yle İrlanda sizce de biraz benzer
değil mi bazı konularda? Neyse dağılmadan devam edeyim.
Dublin’de Müslüman başörtülü Türk bir hanım olmak
Dil mevzusunu hallettik, konaklama da tamam. Ama bunlar benim asıl kaygımın
yanında hiçbir şeydi. Gelmeden önce en çok merak ettiğim şey Müslüman başörtülü
bir hanım olarak burada beni nelerin beklediğiydi. Daha önce Avrupa’nın başka
yerlerini ziyaret edenlerden insanların ne kadar kaba olabileceğine,
islamafobinin ve nefretin ne boyutlara erişebileceğine dair çok fazla anı dinlemiştim. Gelmeden önce endişeliydim. Yanlış anlaşılmasın, bu böyle
sessiz, köşesine çekilmiş ve korkak bir endişe değildi. Elhamdülillah biz ne
imtihanlardan geçmiş bir peygamberin ümmetiyiz. Ama insan yine de bir düşünüyor
acaba bana nasıl davranırlar, Müslümanları terörist olarak görüyorlar mıdır
veya sokakta laf atan kavga çıkartan olur mu acaba diye. Sonuçta maalesef her
gün dünyanın dört bir yanından benzer hikayeleri duyuyoruz. Dünyada neler neler
oluyor. Elhamdülillah ki endişe ettiklerimin hiç birini yaşamadım. Yaklaşık 10
aydır Dublin’de yaşıyorum ama bir kere bile kimliğime, dinime, giyinişime veya davranışlarıma
karşı kötü bir söz veya tavırla karşılaşmadım. İrlandalılar çok güler yüzlü ve sevecen
insanlar. Sokakta gördüğünüz 5 kişiden 4ü mutlaka gülümseyip merhaba der. Eğer
ufak yerleşim yerlerinin sokaklarında yürüyorsanız büyük ihtimalle durup
sizinle sohbet ederler. Bilmiyorum biliyor musunuz ama bir tane boksör vardı
İrlandalı; Müslüman bir boksörle yaptığı maçta İslam’a ve o boksöre hakaretler
yağdırmıştı. E tabii İrlandalı boksörü destekleyen bir sürü de İrlandalı vardı.
Mesela ben onu görünce biraz ürkmüştüm. Hepsi böyle nefret mi dolu acaba diye.
Ama hayır. O maçta o adamın hakaretlerini destekleyen İrlandalılar nerede inanın
bilmiyorum. Buradakiler genellikle ya islam hakkında hiçbir fikir sahibi değiller
yani nötrler ya da bizim inandığımız dinin terörle bir alakası olmadığının
bilincindeler. Salt bir nefret anlayışları yok. İslam’ı terörizmle eşleştirmek
gibi bir algı darlıkları yok. Belki kendileri de geçmişte ‘batı’dan hayır
gelmeyeceğini anladıkları için her duyduklarına balıklama atlamıyorlar. Mesela beni
en çok şaşırtan bir yandan da sevindiren şeylerden birisi İrlandalıların
Filistin’de yaşananların farkında oluşu ve sessiz kalmaması. Devlet bazında ne
durumda olduklarını bilmiyorum ama halktan insanlar Filistin için yürüyüşler
düzenliyor; bağışlar topluyor. Kütüphanede çalışırken herhangi birinin
bilgisayarında Filistin bayrağı yapıştırdığını, diğerinin kolunda Filistin
bayrağı renklerinde bileklik taktığını görebiliyorsunuz. Önce bir Müslüman daha
sonra sadece insan olarak bunu görmek bence çok güzel. Bunu yapabiliyor
olmaları çok güzel.
İnsanlar iyi hoş da burada yalnız mıyız Müslüman bir çift olarak?
Elhamdülillah değiliz. Burada Pakistan, Lübnan, Mısır gibi çeşitli ülkelerden
gelip buraya yerleşmiş bir sürü Müslüman var. Londra kadar Müslümanlar için
geniş imkanlara sahip olmasa da; iki büyük cami ve birkaç tane helal kasap var.
Bir
tane de Türk marketi varJ. Her
üniversitede İslam Toplulukları var. Haftalık sohbetler, tefsir dersleri
düzenliyorlar. Bulundukları üniversitenin yemekhanesine ve kafelerine helal
opsiyonlar getirilmesini sağlıyorlar. Bazen birkaç üniversitenin toplulukları
birleşip hayır pazarları kuruyor, bayanlara-erkeklere ayrı ayrı kamplar
düzenliyorlar. Elhamdülillah burada da Müslümanlar Allah rızası için çalışıp
uğraşıyorlar, birçok insana tebliğ yapıyorlar. Örneğin geçtiğimiz aylarda
üniversitemizin topluluğu İslam’ı keşif haftası isimli bir
organizasyon düzenledi. Üniversitenin öğrenci merkezinin ortasına büyük bir
Kâbe maketi koymuşlardı. İslam’da kadının yeri, İslam’ın şartları, İslam’da
Hz.İsa’nın yeri gibi nice konuların anlatıldığı stantlar kurmuşlardı. Görevli
arkadaşlarımız gelen insanların sorularını yanıtlayıp, dinimiz hakkında
insanlara bilgi veriyorlardı. Çok çok güzel bir organizasyondu. Bir hafta
boyunca hiçbir menfi olay yaşanmadan orgizasyon tamamlandı ve dağıldı. O
organizasyon haftasında şunu düşünmüştüm; biz bu çapta bir organizasyonu
Türkiye’de kendi üniversitemizde-müslümanların çoğunlukta olduğu bir ülkede-
düzenleyebilir miyiz? Düzenlesek bile olaysız dağılabileceğimiz maalesef pek
sanmıyorum. Ah biz Müslüman gençlere çok iş düşüyor. Hoşgörüyü, sevgiyi, saygıyı
nerede bıraktık bilmiyorum. Neyse…
Gelelim İrlanda’daki Türk
nüfusuna. Üniversite için veya dil okulu için gelen genç Türk nüfusu azımsanmayacak
kadar fazla. Bunun dışında devlet tarafından görevlendirilip belli bir
süreliğine buraya yerleşen aileler de var. Bir de sırf buraya yerleşip
kalabilmek için İrlandalı biriyle evlenip İrlanda vatandaşı olan kesim var
(doğrudan kendi ifadeleriyle). Doğruyu söylemek gerekirse benim camide
tanıştığım 3 Türk aile dışında burada tanıdığım başka hiç Türk yok. Ha bir de
market sahipleri var tabi:). Peki, yaşadığımız ülkede Türklerin çok olması
önemli bir şey mi? Bence değil. Burada daha fazla Müslüman Türk olsaydı bize
avantajı ne olurdu diye düşününce; yeme-içme dışında aklıma başka da bir şey
gelmiyor açıkçası. Yalan yok şöyle Londra’dakiler gibi temiz bir iki tane güzel
helal Türk lokantası olsa fena olmazdı :)). Burada da yok değil ama çok da kaliteli oldukları söylenemez. Helal yemek
yemek ise oldukça müslüman olduğu için burada zor değil. Birçok mutfağın helal
versiyonunu bulmanız mümkün. Ama Türkiye gibi mutfağı enfes bir ülkeden gelince
bizim yemeklerimiz gibi güzel helal yemekler yemek neredeyse imkansız. Helal et
dışında vegan ve vejeteryan kültürü çok gelişmiş olduğu için bu seçeneklerde de
yiyecek çok fazla şey bulmak mümkün. Uzun lafın kısası nerede olursak olalım
karnımız bir şekilde doyuyor. Elhamdülillah.
Genel hatlarıyla bir Müslüman olarak burada yaşamak çok da zor değil.
Şartlar her zaman bize uyum sağlamıyor olsa da biz bir şekilde onları dize
getiriyoruz desem doğru olur herhalde. Mesela Türkiye’de olduğu gibi girdiğiniz
alışveriş merkezinde mescit bulamıyorsunuz. Sokakta yürürken şu camiye gireyim
de abdestimi alayım namazımı kılayım diyemiyorsunuz. Dublin’de şehir içinde
birkaç yerde mescit var ama her zaman gidilebilecek mesafede olmayabiliyor. E
ne yapıyoruz peki? Şöyle ki girebileceğimiz birçok mekanın engelli tuvaletleri
oluyor. Her ne kadar bu tuvaletlerin engelli olmayan bireyler tarafından
kullanılmasına şiddetle karşı olsam da bizim şartlarımızda abdest almak için
tek çare olduklarından kullanmaya mecbur kalıyoruz. Dublin’de bir çok mekanda
tuvaletler karışık olduğu için kendi lavabosunu içinde barındıran engelli tuvaleti
başörtülü bir hanım olarak benim abdest alabileceğim tek yer. Peki namazı nerde
kılıyoruz? Şöyle ki herhangi bir mağazaya giriyoruz, elimize bir kıyafet alıp
kabine geçiyoruz. Daha sonra seccademizi çıkarıp kabinde bir güzel namazınızı
kılıyoruz. İnsan istedikten sonra her koşulda her şartta ibadetini yerine
getirebiliyor. Tabii Rabbim layığıyla yapabilmeyi nasip etsin.
Dublin vs. Ankara
Daha önce Ankara dışında başka hiçbir yerde yaşamamış biri olarak Dublin’de
yaşamayı sevdiğimi söyleyebilirim. Zaman zaman acaba kalsak mı burada diye bile
düşünüyoruz. Doğası çok güzel, Karadeniz kadar olmasa da yeşil bir şehir
Dublin. Hava azıcık güneş açsın; sokaklar ailelerle doluyor. Öyle gidelim de
alışveriş merkezlerinde takılalım gibi bir kültürleri yok. Zaten öyle bizdeki
gibi devasa alışveriş merkezleri de yok. Hayat genellikle sokaklarda. Eğer hava
güzelse mutlaka tüm aileler parklarda, bahçelerde. Çok güzel ve pratik bir
piknik kültürleri var. Bizdeki gibi kapsamlı değil tabi ama termoslarını, meyvelerini
alıp buldukları çimliğe oturuyorlar. Belli bir kısmına gitmediğiniz sürece çok
da güvenli bir şehir Dublin. İlginçtir ki okul servisi hiç yok burada. Tüm
çocuklar ve gençler okula ya toplu taşımayla ya da bisikletle gidiyorlar.
Şehrin yolları bisikletle her yere güvenli bir şekilde ulaşabileceğiniz şekilde
dizayn edilmiş. Bir yandan da burada hayatın çok düzenli olduğunu söyleyebilirim.
Alışveriş merkezleri, mağazalar, kafeler hep 7:30da kapanıyor. İnsanlar hafta
içleri okul veya iş sonrası hemen evlerine gidiyorlar. Vakitlerini dışarıda
harcamak yerine evde aileleriyle dostlarıyla vakit geçiriyorlar.
Burada yaşamayı sevmemi etkileyen bir diğer faktör de İngilizce konuşuyor
olmak. Bu başta kulağa saçma gelebilir ama bana göre dillerimizin farklı oluşu bir
şekilde hayata bakışımızı da farklılaştırıyor. Kurduğumuz cümleler, olayları
tarif ediş şeklimiz ve hatta bazen görüş şeklimiz bile konuşulan dile göre
değişiyor. Bu da keşfedilecek yepyeni kapılar açıyor.
Dublin’de
her evin kapısı ayrı bir renk, ayrı bir model
Dublin’in olumsuz tarafı hiç mi yok? Birincisi burada ezan yok… Böyle
söyleyince belki çok anlamlı gelmeyebilir veya klişe gelebilir ama uzun bir
süre hiç duymayınca kıymeti anlaşılıyor. Her ne kadar teknoloji telefonlarımıza ezan
okutabilir hale gelmiş olsa da, minareden canlı canlı duyulan, aynı anda farklı
minarelerden yükselen ezan seslerinin yerini tutamıyorlar. İkincisi temizlik! Aman Allah’ım işte bu beni öldürüyor!
Özgüvenli bir şekilde buradaki insanların çoğunun temiz olmadıklarını
söyleyebilirim. Birçoğu ne tuvalet temizliğine ne de kendi temizliğine dikkat
etmiyor. Siz ne düşünürsünüz bilmem ama bana sorarsanız Türkler kadar temiz bir
millet daha yok. Müslüman olsun olmasın yabancılarla bizim temizlik anlayışlarımız çok farklı. Bir diğer olumsuz faktör ise
alkol. İrlanda kendi özel içkisiyle, alkollü çikolataları ve barlarıyla meşhur
bir ülke. Dolayısıyla alkol tüketimi had safhada. Sokakta yürürken elinde
içkisiyle dolaşan birilerini görebiliyorsunuz. Hani böyle sarhoş falan da
değiller. Su gibi, kahve gibi içiyorlar. Her ne kadar çevrelerine bir zararları
olmasa da, benim için sokakta yürürken alkolle göz göze gelmek rahatsız edici. Türkiye’de biz elhamdülillah hiç maruz kalmadan yaşayabiliyoruz. İçkisiz marketlerimiz,
restoranlarımız var. Türkiye’de öyle her sokakta elinde içki şişesiyle dolaşan
çok fazla insan da görmüyoruz öyle değil mi? Belli mekanlardan-semtlerden uzak
durduğumuz sürece böyle bir manzarayla karşılaşmamız pek de olası değil. Ne
bileyim belki de buradaki bu kadar göz önünde olunca Türkiye’deki durumu unutmuş
da olabilirim. Devam edeyim. Alkol tüketiminin doruk noktası Cuma ve Cumartesi geceleri
yaşanıyor. Bu gecelerde saat 9’dan sonra şehir bambaşka bir hale bürünüyor. Her
köşe başında elinde şişesiyle affedersiniz ya istifra eden, ya sallanarak
etrafına bağıran ya da başka başka şeyler yapan insanlar görüyorsunuz. Ülke
adeta kendinden geçiyor. Yani ülkedeki insanlar düzenli olarak haftanın belli
günlerinde kendilerini kaybediyorlar.
Benim Ankara vs. Dublin konusunda
ne düşündüğüme gelecek olursak; bahsettiğim olumsuzluklarla karşılaşmamayı bir
şekilde yönetmeyi başarınca; doğasıyla, kolaylıklarıyla ve sevecen insanlarıyla
Dublin gerçekten yaşanılası bir yer. Burada kalıp bir hayat kurmak isteyenler
için sebep çok. Ama şöyle bir ciddi ciddi oturup düşününce, tartışınca işin
sonu hep şuraya varıyor “yok biz dönelim kendi ülkemize”. Ne olursa olsun
insanın kendi ülkesinde, Müslüman kimliğiyle, ailesiyle ve sevdikleriyle
yaşaması bambaşka bir şey. Nüfusun ve şehir telaşesinin çok daha az olduğu bir
şehir olan Dublin’de yaşamayı özleyebilir, belki bir gün doktora için yine
kendimizi başka bir memlekette bulabiliriz tabii, ama zannetmiyorum ki ülkemizi
temelli terk edelim. Dönüp dolaşıp yine yuvamıza
döneriz inşallah. Yeni yerler görmek, yeni insanlarla tanışmak, dünyanın
bilmediğin tarafını keşfetmek güzel. Ama bülbülü altın kafese koymuşlar ille de vatanım demiş…
Belki sizin aranızda yurtdışına okumaya gitmek isteyenler (eninde sonunda
da inşallah dönecek olanlarJ) varsa diye biraz başvuru
süreçlerinden ve burs imkanlarından bahsederek bitirmeden önce kısaca
Avrupa’daki eğitim sistemine değinmek istiyorum. Burada ders işleyiş sistemi Türkiye’ye
göre biraz farklı. Eğitim ders odaklı olmaktan ziyade öğrencinin kendi
araştırıp kendi çalışmasına dayalı. Özellikle yüksek lisanslarda ders saatleri
Türkiye’ye kıyasla oldukça az olmasına rağmen, ders dışında yapmanız gerekenler
oldukça fazla. Dersler size bir şeyi baştan öğretmekten ziyade sizinle konuyu
tartışmaya yönelik işlendiği için, vaktinizin kayda değer kısmını
kütüphanelerde ders çalışarak geçirmeniz gerekiyor. Başvuru süreçleri ve burs imkanlarına
gelecek olursak: sizi detaylarla boğmak istemediğimden şöyle genel kısa bir
özet geçeceğim. Zaten daha detaylı bilgiyi internetten çok rahat
bulabilirsiniz.
Başvuru süreci
Yurtdışında üniversite başvuruları belli dokümanların üniversitelerin
sistemine yüklenmesiyle olur. Ama bu gözüktüğü kadar kolay hallolan bir süreç
değil maalesef. Her üniversite ortalama aynı belgeleri istiyor olsa da (güncel
özgeçmiş, niyet mektubu, lisans not dökümü, dil sınavı sonucu ve referans
mektupları) niyet mektubunuzu her üniversiteye göre ayrı ayrı düzenlemeniz
gerekiyor. Eğer birden çok üniversitede aynı alana başvuruyorsanız mektubunuzun
neden bu alanı istediğinizi ve neden kendinizi bu alanda çalışmaya yetkin gördüğünüzü
anlatan kısımları az çok aynı kalır. Ama başvuracağınız her üniversite için
ayrı ayrı neden özellikle o üniversiteye başvurduğunuzu ve neden o
üniversitenin o programına başvurduğunuzu güzel ve ikna edici bir dille
anlatmanız gerekir. Bu da belli bir araştırma gerektiriyor haliyle. Genellikle
üniversiteler mülakat düzenlemezler ama bazen sizinle internet üzerinden
mülakat da yapabilirler. Bana sorarsanız mülakat olsun ya da olmasın Türkiye’ye
nazaran yurtdışı başvurularınızda kendinizi daha çok anlatabilme, alanınızdaki
ilginizi ve başarınızı daha çok sunabilme imkanınız vardır. ALES gibi bazen
alanınızla hiç alakası olmayan bir sınavla değerlendirilmek yerine, alanınıza
ilgi alakanızla ve sizin sınırsız bir zamanda aceleci olmadan kendinizi ifade
edişinize-kendi reklamınızı yapışınıza göre değerlendirilirsiniz. Dil mevzusuna
gelince her üniversitenin belli sınavlardan kabul ettiği minimum puanları
vardır. O sınavlardan herhangi birine girip minimum değerin üzerinde bir puan
almanız ve belgenizi sisteme yüklemeniz gerekir. Birçok üniversite dil sınavı
sonucunuzu sonradan sunabilme imkanı tanır. Böyle bir durumda başvurunuz kabul
edildiğinde size belli bir tarih verilir ve o tarihe kadar dil sınavı
sonucunuzu göndermeniz istenir. İkinci bir seçenek olarak başvurduğunuz üniversite
uluslararası öğrenciler için dönem başlamadan ücretli İngilizce kursları
düzenliyor olabilir. Başvuru öncesi dil sınavına girmektense bu kurslara da katılabilirsiniz.
Dil koşulunun yanında üniversitelerin bir de minimum lisans ortalaması koşulları
vardır. Çoğu üniversite bu koşul konusunda katıdır ama eğer ki diyorsanız
“benim ortalamam bu koşulu sağlamıyor olsa da ben kendime ve yaptıklarıma
güveniyorum” o zaman başvurun gitsin:). Bazı üniversiteler lisans ortalaması koşuluna
uymamanıza rağmen dokümanlarınızı değerlendirmeye alıp sizi kabul edebilir.
Bana sorarsanız koşullara çok takılmadan eğer ki bir üniversitenin programını beğendiyseniz
mutlaka başvurun, tabi bu noktada başvuru ücretlerini kontrol etmeyi de unutmayınJ Her üniversite başvuru
ücreti talep etmez ama kimisi de 100€ gibi bir rakam talep edebilir.
Burs imkanları
Her ne kadar yurtdışında okuma fikri kulağa çok güzel gelse de işin
ekonomik boyutu bir hayli sorun oluşturabiliyor. Türkiye Avrupa birliğinde
olmadığı için bizim başvurularımız uluslararası öğrenci statüsünde
değerlendiriliyor bu da fiyatların bir anda artması demek oluyor (örn. AB öğrencisi:
9000€ öderken uluslararası öğrencilerden 20000€ isteniyor). Kur farkları da
almış başını gitmişken biz ne yapacağız, nasıl gidip de okuyacağız dediğimiz
noktada burslar devreye giriyor. Ülkemizde farklı alanlardan öğrencilerin
başvurabileceği çeşitli burs imkanları mevcut. Ben hem kendimden hem çevremden
bildiğim birkaç burs imkanı hakkında size bazı bilgiler vereceğim. Böylece hiç
bilmeyenler için umarım bir fikir oluşturur ve ilgilenenler koşullarını ve süreçlerini
detaylıca araştırabilirler.
YLSY bursu
Namıdiğer MEB bursu. YLSY kısaca döndüğünüzde devletin sizi atayacağı yerde
belli bir süre çalışmanız koşuluyla sizin yurtdışındaki eğitim, yaşam ve
konaklama masraflarınızı karşılayan bir burs türü. Bana sorarsanız bu bursun en
güzel yanı lisans bölümlerinin birçoğunu kapsıyor oluşu ve ülke seçeneklerinin
çok geniş olması. Üstüne de hem yüksek lisans hem de yüksek lisans ve doktorayı
beraber yapma şansı tanıyor oluşu diğer burslara göre önemli farklarından bir
tanesi.
Jean-Monnet Bursu
Jean Monnet bursu Avrupa Birliği tarafından finanse edilen TC Dış İşleri
Bakanlığı tarafından yürütülen bir burs programı. Bu bursun YLSY bursuna göre
avantajı sizden burs karşılığında hiçbir şey istemiyor oluşu. Üstüne de
Jean-Monnet bursiyeri unvanını edinmiş olursunuz ki bu birçok alanda bayağı
prestijli bir unvandır. Ancak bu bursun dezavantajı herkese verilmiyor
oluşudur. Mesela psikoloji alanında yapılacak yüksek lisanslara bu burs
verilmez. Bu bursun temel amacı Türkiye’nin Avrupa Birliğine girme hedefi
doğrultusunda ülkesine fayda sağlayabilecek insanlar yetiştirmektir.
Dolayısıyla eğer sizin ilgilendiğiniz alan kenarından köşesinden bu hedefe
hizmet ediyorsa muhtemelen başvurabilirsiniz. Desteklenen çalışma alanlarını kendi
internet sitelerinden görebilirsiniz. Jean-Monnet bursunun YLSY'den ikinci bir
farkı da sadece yüksek lisansı karşılıyor olmasıdır.
Fulbright bursu
Fulbright bursu da Jean Monnet bursu gibi karşılıksızdır fakat farkı
bursiyerler eğitimlerini tamamlandıktan sonra anlaşma gereği Türkiye’ye dönmek
zorundadırlar. Bu burs sadece Amerika’da okuyacak öğrencilere yönelik ve
bildiğim kadarıyla bu burs Amerika’nın en prestijli burslarından bir tanesidir.
Türkiye ve Amerika arasında karşılıklı eğitim ve kültür paylaşımını arttırmak
için imzalanmış bir anlaşma sonucu Türk öğrencilere de verilir. Hastalarla
birebir iletişimi gerektiren sağlık alanları (dipnot: klinik psikoloji alanı da
bu alanın içindedir) dışında her bölümü kapsar.
Bunların dışında bir de başvuracağınız üniversitelerin burs imkanlarını
kontrol edebilirsiniz. Bir çok üniversite sayılı öğrenciye kapsamlı burs imkanı
sağlar. Kapsamlı burslar genellikle “academic excellence” başlığında verilir.
Bu bursların en belirgin koşulu yüksek lisans ortalamasıdır. Bu kapsamlı
bursların yanında indirim şeklinde uygulanan burs imkanları bulmanız da mümkün.
Burs başvuruları genellikle üniversite başvurusundan ayrı olarak yapılır. Bu
bursları bulmak için başvurduğunuz üniversitenin internet sitesinin altını
üstüne getirmelisiniz. Hem üniversitenin genel sayfasındaki bursları hem de
başvuru yapacağınız fakültenin burs sayfasını kontrol etmelisiniz. Bu burs
başvurularında da sizden genel hatlarıyla aynı dokümanlar istenir ama bunun
yanında niyet mektubunuzda şu soruya cevap vermeniz gerekir “Neden size burs
verelim?”. Ve aradıkları cevap “çünkü param yok ama orada okumak istiyorum”
değildir:).
Valla yazıyı bitirdim. Kendimle gurur duyuyorum şu an. Eğer şu an bunları
okuyorsanız yazının bu kısmına kadar sabretmeyi başarmışsınız muhtemelen.
Sizinle de gurur duyuyorum:). İnşallah beğenmişsinizdir. Umarım merak edilebilecek
her noktaya değinmiş ve yurtdışına gitmeyi düşünenlere ufak da olsa bir fayda
sağlayabilmişimdir. Allah hepimize hayırlı kapılar açsın. Allah’a emanet
olun…







Yorumlar
Yorum Gönder