Beytu'l Makdis'ten Selam Getirdik!
Elhamdülillah, Karine ekibi ve güzel bir arkadaş grubu ile ziyaret nasip oldu vahiy coğrafyamıza. Sizlere ilk kıblemizden, haremimizden selamlar getirdik.
Turumuz, Yafa’da Osmanlı eserlerini ziyaretle başladı. İnsanda oluşan ilk his toprağımdayım, vatanımdayım yakınlığı, aidiyeti ve aşinalığı. Sizi çeken bir şeyler var taşına toprağına. Her adımınızda ecdadın ya bir tuğrası ya ay yıldız çıkıyor karşınıza. Hani diyor ya Necip Fazıl “Ardında çil çil kubbeler serpen ordu”. Medeniyet neymiş, izzet neymiş, letafet neymiş taş taş okutuyor size ecdadınızı bu topraklar.
Hele bir de Mahmudiye Külliyesi var ki bütün tur vaktini orada geçirse insan, gecesi gündüzüyle doyamaz güzelliğine. Geniş bir avlu içinde zeytin, muz ağaçları, rengârenk çiçekleri, gülleriyle anlatılmaz yaşanır. Sultan 2. Mahmud yaptırmış ki hala Yafa'da ezan sesi yankılanıyorsa o azizlerin mührü vesilesiyle. Ezan okunurken her şey siliniyor, işgal bitiyor, yer gök İslam oluyor.
Ne büyük zatlarmış ecdadımız. Bu eserlerle tapulamışlar toprağı, mühürlemişler. İfadelerin yetmeyeceği bir mana var orada. O yüzden gitmek lazım, görmek ve yaşamak lazım.
Sonra Nebi Musa Külliyesi...
Çölün ortasında, Selahaddin Eyyubi Hazretlerinin, Efendimiz (s.a.v)’in hadis-i şerifi doğrultusunda işaret ettiği mekânda Hz. Musa (a.s.) Efendimiz’in kabr-i şerifi etrafında inşa ettirdiği muhteşem yapı. İnsan düşünüyor o devirde bu teknoloji yokken, çölün ortasında bu zarafet, bu güzellikler inşa edilebiliyorsa, şimdi yaşasalardı neler yapmazlardı?
Ufuk…
Ufuk, Selahaddin Eyyubi ufku…
Çağlar ötesine uzanan bir ihtişam. Selam olsun şanlı komutan Selahaddin Eyyubi'ye! Ya Rab yeni, yine Selahaddinler getir ümmetin liderliğine.
Nebi Musa Külliyesi şimdi tek tük ziyaretçileri ağırlıyor. Sanki gözleri hep ötelerde, gelecek müminleri bekliyor. “Selahaddin” diye fısıldıyor. Selahaddin…
İlk günümüz Hz. Rabia annemizin kabr-i şerifinde noktalanıyor. Onun yaşadığı düşünülen odada kabrini ziyaret etmek nasip oluyor. Yüzlerce, binlerce mümin yok. Kapı kilitli. Biz gidince açılıyor. Mahzun, her mekân mahzun. Her mekân bekliyor. Hz. Rabia bekliyor.
Sonra Kudüs'e doğru yaklaşıyoruz. Herkes çok heyecanlı. Uzaktan, otobüs camından göz kırptı Kubbetu's Sahra. İçinde bulunduğu harem Mescid-i Aksa’dan hemen bir esinti geldi içimize, içimizin de içine...
Otele bir an önce varıp, eşyaları bırakıp Mescid'e koşma heyecanı sarıyor. İşte yetiştik sana, sevgili Mescid-i Aksa! Girer girmez, içine doğru çeken ve hatta secdeye doğru taşlarına toprağına çeken bir rüya gibi. Mescidi Aksa, sekinet, bereket, rahmet… Hüzün var, bir o kadar da özlem. Onun özlemi daha çok belli. Mescidi Aksa beş duyunun ötesinde bir âlem. Neden unuttuk, nasıl unuttuk ve terk ettik diyor insan. Boş, işte bom boş...
İbretlik bir hadise anlatılır:
İmam hatipliğini yaptığı birçok camii ile birlikte 1954 yılından 1982 yılına kadar Sultanahmet Cami'sinin imamlığını yapmış olan Gönenli Mehmed Efendi, Merhum Başbakan Adnan Menderes döneminde Hacca gitme yasağının kalkmasıyla birlikte karayoluyla kutsal topraklara gitmiş, Gönenli Mehmed Efendi, yolda ve Kudüs'te başından geçen ilginç olayları şöyle anlatmıştır.
“Bakın, size bir yağmur hikâyesi anlatayım, şimdi hatırıma getirildi. Bendeniz karayoluyla ilk hacca giden kafilelerde bulundum. Biliyorsunuz, uzun bir süre hacca gitmek yasaktı, sonra Allah razı olsun Menderes zamanında kanunlar müsaade etti. İşte karayoluyla gidiyorduk. Kudüs'e dört beş otobüs peş peşe geldik. Biz, tam kapının olduğu yerden şehre girdik, birdenbire gürledi. Bir rahmet, bir yağmur ki sormayın... Fesübhânellah! Fakat o anda acayip bir şey oldu. Normalde yağmur yağdığında herkes sokaklardan kaçar, ıslanmamak için bir yere dâhil olur. Ama Kudüs’te yağmurun yağmasıyla insanlar sokağa döküldü.
Bizim hacıların bulunduğu otobüs kafilesinin etrafı insan seline döndü. Öyle ki arabaları sallıyor, pencerelere vuruyor, ağlayarak ve yüksek sesle bir şeyler söylüyorlardı. (Sanki olan biteni anlamıyormuş gibi tecâhül göstererek) Ben de görevliye sordum: “Kardeşim, ne bu gürültü, ne bu nümayiş? Bunlar ne bağırıp çağırıyorlar?”diye.
Kafile başkanı ağlayarak bana ne dese beğenirsiniz? “Hocam, hep bir ağızdan ‘Kudüs’ün sahipleri geldi, Allah Teâlâ da yağmur indirdi’ diye bağırıyorlar.”
Meğer üç senedir Kudüs’e bir damla yağmur yağmamış. Ama ne acayip tecellidir ki bizim arabaların geldiği an, Cenâb-ı Mevla yağmur indiriverdi. Orada olduğumuz müddetçe insanlar, bu rahmete ve yağmura doya doya kandılar.
Hac yolları kapanmışken, ilk defa açıldığında dahi, üstelik kara yoluyla hacca gidilen bir dönemde, dedelerimiz Kudüs’ü Hac yolunda ihmal etmedikleri halde, bize ne oldu? Nasıl ve neden unuttuk? Hafızamızı diriltme vakti, uyanma vakti…
Sonra El Halil…
Derler ki Mekke ve Medine nasıl haremeynse, Kudüs'ün Medine’si de El Halil’dir.
Orada Hz. İbrahim (a.s.) var!
İnsan ne ile karşı karşıya geldiğinin şuurunda olamıyor.
Peygamberler babası, Dost, El Halil İbrahim…
El Halil, insanın gönlüne saplanan bir hüzün. Çünkü Hz. İbrahim Efendimiz’in Kabri Şerifi Yahudiler tarafından işgal edilmiş, paravanla ikiye bölünmüş. Müezzin mahfili Yahudi tarafında bırakılmış. El Halil Camisinde ezan okumak için imam her vakit Yahudilerin kapıyı açmasını bekliyor. Beklemek zorunda bırakılıyor! El Halil… Hz İbrahim Efendimiz’in ailesi, evlatları orada. Hz. Yakup ve Hz. Yusuf’u göremiyoruz çünkü onlar Yahudi tarafında ve Müslümanların girişi yasak.
Derler ki Makam-ı İbrahim, Mekke-i Mükerreme’de. Orada namaz kılmak için yarışan müminler, bilirler mi ki Mekân-ı İbrahim El Halil’de.
Osmanlı ordusu Filistin’den çekilirken sancağı Hz. İbrahim Efendimiz’in kabri şerifine bırakmış. Derler ki Osmanlı sancağı Osmanlı onurunu temsil eder. Osmanlı diyor ki bu sancak da giderse artık bizim onurumuz ayaklar altında kalır.
El Halil, Kudüs'ün Medine'si…
El Halil, dost olan İbrahim…
Bize vefa gerekir, gitmek gerekir, sahip çıkmak gerekir. Buradayız, burada kalacağız demek gerekir.
Mehmet Akif İnan’dan bir dörtlükle devam edelim:
Beytu'l Makdis ve Filistin halkı sizlere selam gönderdi ve gözleri yaşlı bizleri bekliyor.
Yazımızı 1950’lerin zorlu Hac yolunda Kudüs’ü ihmal etmemiş olan Gönenli Mehmed Efendi Hazretlerinin duası ile bitirmek istiyoruz:
Yâ Rabbi! Kudüs’ü küffâr elinden kurtar. Mü’minleri aziz eyle, şu zilletten cümlemizi halâs eyle. Bu necip milletimizi tekrar o mübarek beldelere hâdim eyle... Korktuklarımızdan emin eyle, kâfirlerin şerrinden bir an önce insanlarımızı kurtarıp halâs eyle. Ente mevlânâ fensurnâ alal kavmilkâfirîn, Allahümmensur men nasareddîn, vahzül men hazelelmüslimîn. (Sen bizim Mevlâmızsın, kâfirlere karşı bize zaferle yardım et. Allah’ım! Dinine yardım edenleri muzaffer eyle, Müslümanlara eziyet edenleri perişan eyle.) Âmin, âmin bihürmeti Tâhâ ve Yâsîn.”
Turumuz, Yafa’da Osmanlı eserlerini ziyaretle başladı. İnsanda oluşan ilk his toprağımdayım, vatanımdayım yakınlığı, aidiyeti ve aşinalığı. Sizi çeken bir şeyler var taşına toprağına. Her adımınızda ecdadın ya bir tuğrası ya ay yıldız çıkıyor karşınıza. Hani diyor ya Necip Fazıl “Ardında çil çil kubbeler serpen ordu”. Medeniyet neymiş, izzet neymiş, letafet neymiş taş taş okutuyor size ecdadınızı bu topraklar.
Hele bir de Mahmudiye Külliyesi var ki bütün tur vaktini orada geçirse insan, gecesi gündüzüyle doyamaz güzelliğine. Geniş bir avlu içinde zeytin, muz ağaçları, rengârenk çiçekleri, gülleriyle anlatılmaz yaşanır. Sultan 2. Mahmud yaptırmış ki hala Yafa'da ezan sesi yankılanıyorsa o azizlerin mührü vesilesiyle. Ezan okunurken her şey siliniyor, işgal bitiyor, yer gök İslam oluyor.
Ne büyük zatlarmış ecdadımız. Bu eserlerle tapulamışlar toprağı, mühürlemişler. İfadelerin yetmeyeceği bir mana var orada. O yüzden gitmek lazım, görmek ve yaşamak lazım.
Sonra Nebi Musa Külliyesi...
Çölün ortasında, Selahaddin Eyyubi Hazretlerinin, Efendimiz (s.a.v)’in hadis-i şerifi doğrultusunda işaret ettiği mekânda Hz. Musa (a.s.) Efendimiz’in kabr-i şerifi etrafında inşa ettirdiği muhteşem yapı. İnsan düşünüyor o devirde bu teknoloji yokken, çölün ortasında bu zarafet, bu güzellikler inşa edilebiliyorsa, şimdi yaşasalardı neler yapmazlardı?
Ufuk…
Ufuk, Selahaddin Eyyubi ufku…
Çağlar ötesine uzanan bir ihtişam. Selam olsun şanlı komutan Selahaddin Eyyubi'ye! Ya Rab yeni, yine Selahaddinler getir ümmetin liderliğine.
Nebi Musa Külliyesi şimdi tek tük ziyaretçileri ağırlıyor. Sanki gözleri hep ötelerde, gelecek müminleri bekliyor. “Selahaddin” diye fısıldıyor. Selahaddin…
İlk günümüz Hz. Rabia annemizin kabr-i şerifinde noktalanıyor. Onun yaşadığı düşünülen odada kabrini ziyaret etmek nasip oluyor. Yüzlerce, binlerce mümin yok. Kapı kilitli. Biz gidince açılıyor. Mahzun, her mekân mahzun. Her mekân bekliyor. Hz. Rabia bekliyor.
Sonra Kudüs'e doğru yaklaşıyoruz. Herkes çok heyecanlı. Uzaktan, otobüs camından göz kırptı Kubbetu's Sahra. İçinde bulunduğu harem Mescid-i Aksa’dan hemen bir esinti geldi içimize, içimizin de içine...
Otele bir an önce varıp, eşyaları bırakıp Mescid'e koşma heyecanı sarıyor. İşte yetiştik sana, sevgili Mescid-i Aksa! Girer girmez, içine doğru çeken ve hatta secdeye doğru taşlarına toprağına çeken bir rüya gibi. Mescidi Aksa, sekinet, bereket, rahmet… Hüzün var, bir o kadar da özlem. Onun özlemi daha çok belli. Mescidi Aksa beş duyunun ötesinde bir âlem. Neden unuttuk, nasıl unuttuk ve terk ettik diyor insan. Boş, işte bom boş...
“Gözlerim yollarda bekler dururumdiyor Beytu'l Makdis’in dilinden Mehmet Akif İnan.
Nerde kardeşlerim diyordu bir ses
İlk Kıblesi benim ulu Nebi’nin
Unuttu mu bunu acaba herkes”
İbretlik bir hadise anlatılır:
İmam hatipliğini yaptığı birçok camii ile birlikte 1954 yılından 1982 yılına kadar Sultanahmet Cami'sinin imamlığını yapmış olan Gönenli Mehmed Efendi, Merhum Başbakan Adnan Menderes döneminde Hacca gitme yasağının kalkmasıyla birlikte karayoluyla kutsal topraklara gitmiş, Gönenli Mehmed Efendi, yolda ve Kudüs'te başından geçen ilginç olayları şöyle anlatmıştır.
“Bakın, size bir yağmur hikâyesi anlatayım, şimdi hatırıma getirildi. Bendeniz karayoluyla ilk hacca giden kafilelerde bulundum. Biliyorsunuz, uzun bir süre hacca gitmek yasaktı, sonra Allah razı olsun Menderes zamanında kanunlar müsaade etti. İşte karayoluyla gidiyorduk. Kudüs'e dört beş otobüs peş peşe geldik. Biz, tam kapının olduğu yerden şehre girdik, birdenbire gürledi. Bir rahmet, bir yağmur ki sormayın... Fesübhânellah! Fakat o anda acayip bir şey oldu. Normalde yağmur yağdığında herkes sokaklardan kaçar, ıslanmamak için bir yere dâhil olur. Ama Kudüs’te yağmurun yağmasıyla insanlar sokağa döküldü.
Bizim hacıların bulunduğu otobüs kafilesinin etrafı insan seline döndü. Öyle ki arabaları sallıyor, pencerelere vuruyor, ağlayarak ve yüksek sesle bir şeyler söylüyorlardı. (Sanki olan biteni anlamıyormuş gibi tecâhül göstererek) Ben de görevliye sordum: “Kardeşim, ne bu gürültü, ne bu nümayiş? Bunlar ne bağırıp çağırıyorlar?”diye.
Kafile başkanı ağlayarak bana ne dese beğenirsiniz? “Hocam, hep bir ağızdan ‘Kudüs’ün sahipleri geldi, Allah Teâlâ da yağmur indirdi’ diye bağırıyorlar.”
Meğer üç senedir Kudüs’e bir damla yağmur yağmamış. Ama ne acayip tecellidir ki bizim arabaların geldiği an, Cenâb-ı Mevla yağmur indiriverdi. Orada olduğumuz müddetçe insanlar, bu rahmete ve yağmura doya doya kandılar.
Hac yolları kapanmışken, ilk defa açıldığında dahi, üstelik kara yoluyla hacca gidilen bir dönemde, dedelerimiz Kudüs’ü Hac yolunda ihmal etmedikleri halde, bize ne oldu? Nasıl ve neden unuttuk? Hafızamızı diriltme vakti, uyanma vakti…
Sonra El Halil…
Derler ki Mekke ve Medine nasıl haremeynse, Kudüs'ün Medine’si de El Halil’dir.
Orada Hz. İbrahim (a.s.) var!
İnsan ne ile karşı karşıya geldiğinin şuurunda olamıyor.
Peygamberler babası, Dost, El Halil İbrahim…
El Halil, insanın gönlüne saplanan bir hüzün. Çünkü Hz. İbrahim Efendimiz’in Kabri Şerifi Yahudiler tarafından işgal edilmiş, paravanla ikiye bölünmüş. Müezzin mahfili Yahudi tarafında bırakılmış. El Halil Camisinde ezan okumak için imam her vakit Yahudilerin kapıyı açmasını bekliyor. Beklemek zorunda bırakılıyor! El Halil… Hz İbrahim Efendimiz’in ailesi, evlatları orada. Hz. Yakup ve Hz. Yusuf’u göremiyoruz çünkü onlar Yahudi tarafında ve Müslümanların girişi yasak.
Derler ki Makam-ı İbrahim, Mekke-i Mükerreme’de. Orada namaz kılmak için yarışan müminler, bilirler mi ki Mekân-ı İbrahim El Halil’de.
Osmanlı ordusu Filistin’den çekilirken sancağı Hz. İbrahim Efendimiz’in kabri şerifine bırakmış. Derler ki Osmanlı sancağı Osmanlı onurunu temsil eder. Osmanlı diyor ki bu sancak da giderse artık bizim onurumuz ayaklar altında kalır.
El Halil, Kudüs'ün Medine'si…
El Halil, dost olan İbrahim…
Bize vefa gerekir, gitmek gerekir, sahip çıkmak gerekir. Buradayız, burada kalacağız demek gerekir.
Mehmet Akif İnan’dan bir dörtlükle devam edelim:
"Mescid-i Aksa’yı gördüm düşümde
Götür müslümana selam diyordu
Dayanamıyorum bu ayrılığa
Kucaklasın beni İslâm diyordu"
Beytu'l Makdis ve Filistin halkı sizlere selam gönderdi ve gözleri yaşlı bizleri bekliyor.
Yazımızı 1950’lerin zorlu Hac yolunda Kudüs’ü ihmal etmemiş olan Gönenli Mehmed Efendi Hazretlerinin duası ile bitirmek istiyoruz:
Yâ Rabbi! Kudüs’ü küffâr elinden kurtar. Mü’minleri aziz eyle, şu zilletten cümlemizi halâs eyle. Bu necip milletimizi tekrar o mübarek beldelere hâdim eyle... Korktuklarımızdan emin eyle, kâfirlerin şerrinden bir an önce insanlarımızı kurtarıp halâs eyle. Ente mevlânâ fensurnâ alal kavmilkâfirîn, Allahümmensur men nasareddîn, vahzül men hazelelmüslimîn. (Sen bizim Mevlâmızsın, kâfirlere karşı bize zaferle yardım et. Allah’ım! Dinine yardım edenleri muzaffer eyle, Müslümanlara eziyet edenleri perişan eyle.) Âmin, âmin bihürmeti Tâhâ ve Yâsîn.”






Yorumlar
Yorum Gönder