Neyi Bekliyoruz?
Yeni bir kelam etmektense edilmiş bir kelamın
tefekkürü yeğdir...
Hele ki
bir "Kudüs" ruhundan sonra...
Buyrun
kalpleri dirilten, kollarımızdan tutup da sarsan tefekkür yazısına!
NEYİ BEKLİYORUZ!?
"İman edenlerin Allah’ın zikri ve onun katından inen hak
sözler ile kalplerinin ürpereceği zaman daha gelmedi mi?” (Hadid,
16)
Minarelerden
toplandı mahyâlar.
Müezzinler,
mevlîdhanlar, elvedâlarla uğurladılar azîz misâfiri. -Elvedâ! Ya şehri mübârek elveda!-
Şevval
hilâli göründü, şeytanların zincirleri çözüldü.
İhtiyarlarımızın
sakalını ninelerimizin yaşmağını ıslattı firâk gözyaşları.
Küçüklerimiz
unutulmaz hatıralar derdiler mübârek mevsimden; kimi ufaklıklar ilk kez mânâ
iklimine dokundu. İlk defa tam oruç tutanlar, tekne orucu tutanlar, teravihte
uyuklayanlar, sahurlarda sendeleye sendeleye kaşık sallayanlar. İftar vaktini
ırak görüp bir bardak su için, pideden bir parça koparabilmek için
anne-babasından taviz koparmaya çalışanlar ve daha niceleri…
Ramazanı
ilk kez beraber ağırladı bazı çiftler, beraber son Ramazanlarını geçirdi
bazıları.
Bin
bir farklı, nurlu, tabloyu arkasında bırakarak çekildi iklimimizden, Şehr-i
Ramazan.
Şimdi
vakit muhasebe vakti.
Hesap
günü gelmeden, o günde işimizin kolaylaşması için, kendimizi hesaba çekme
vakti.
Üzerinden
rahmet, mağfiret, merhamet yüklü bir Ramazan geçmiş, mü’min gönlünü tartma
vakti.
Hani
meşhurdur yıpranan ve yorulan bir yapıyı elden geçirip tazeleyen kuruluşlar;
yapının girişine büyükçe bir resim asarlar. Önceki hali/sonraki hali. Yani bu
yapıyı şu vaziyetteyken bu vaziyete getirdik.
Biz
de Ramazan’dan önceki mânevî hayatımızın, nefsimizin bir resmini koysak bir
tarafa, diğer tarafa da sonrasının.
Karşılaştırsak;
İşte
Ramazan ayından önceki ibadetlerimiz, işte sonrası.
İşte
Ramazan’dan önceki nefsimiz, işte sonrası.
İşte
Ramazan’dan önceki gönlümüz, merhametimiz, sabrımız, işte sonrası.
Neler
değişmiş mesela bir baksak.
İbadetlerimizin
kırık, döküklerini onarabilmiş miyiz?
Bir
baksak namazımıza dirilik gelmiş mi?
Kur’an-ı
Kerim’le muhabbetimiz artmış mı mesela bir baksak?
Peygamberimiz
sallâllâhu aleyhi ve sellem’e kalben, kavlen, amelen yakınlaşabilmiş miyiz bir
baksak?
Nefsimizin
semâvi ülkelere bakan ulvî tarafı imâr ve ihyâ olmuş mu?
Nefsimizin
esfel-i safiline bakan, sûfli tarafının kafası, gözü yarılmış mı? Pes etmiş mi?
Gönlümüz
yufkalaşmış mı?
Sabrı
öğrenmiş miyiz?
Bir
baksak yağ bağlamış vicdanımızda kıpırdanma var mı?
Bir
baksak Ramazan kurnasında yunup, arınabilmiş miyiz?
Yüz
akıyla, utanmadan sıkılmadan bayramı, bayramca kutlayalım öyleyse.
Olumlu
cevaplar veremiyorsak bu sorulara, cevaplarken yanağımız kızarıyorsa,
yutkunuyorsak,
Zincirinden
boşanır boşanmaz; üzerimize hücum edince bizi bıraktığı gibi buluyorsa şeytan,
derin bir oh çekiyorsa;
Haram
ayların bitişiyle kardeşinin üzerine üşüşüveren cahiliye insanı gibi,
yapışıveriyorsak kardeşimizin yakasına, Ramazan hürmetine ara verdiğimiz
küslüğümüze devam ediyorsak,
Kesildiği
yerden devam ediyorsa gıybet meclislerimiz, çekiştiriyorsak;
Zan
hastalığımız, kibir, ucub hastalığımız tedâvi olmamışsa;
Bizim
caddemizde, sokağımızda gezinmemiş; bizim gökyüzümüze bakmamış,
yağmurumuzda ıslanmamış, iklimimizden ancak kuşbakışı haberdar olanlar gibi,
ibadetlerini, dualarını, sabırlarını, merhametlerini ramazanla sınırlandıranlar
gibi;
Camilerimizi
ıssız, tenha bırakıyorsak Şehr-i Ramazan’ın gidişiyle,
Kuran-ı
Kerimler’i kaldırıyorsak tozlu raflara,
Sanki
öyle ibadetlerle yoğunlaştırılmış, nefsi emarenin üzerine alabildiğince
yüklendiğimiz bir mevsimi hiç yaşamamışçasına, o gelmeden önce olduğumuz yerden
devam ediyorsak;
Velhasıl
Ramazan bir farklılığa, bir değişime, bir yenilenmeye zemin olmamışsa hayatımız
da;
Bir
duralım orda.
Bir
soralım kendimize.
Neyi
bekliyoruz?
Hadi
teravihleriyle, mukabeleleri, iftarları, sahurlarıyla, orucuyla, tasfîye ve
tezkîyesiyle mü’min’in iç dünyasını tanzim edebilecek, dağınıklığını
giderebilecek;
Arzu
edilen mü’min fotoğrafına yakışmayan kini, hasedi, koğuşturmayı vb. diğer tüm
muzır hisleri ve fiilleri budayabilecek en önemli fırsat, Şehr-i Ramazan
fırsatını kaçırdık;
Neyi
bekliyoruz peki?
Uyanmak
için, değişmek için, tövbe etmek, sımsıkı hakka sarılmak için neyi bekliyoruz?
Ramazanda
kırılmayacaksa beli nefsi emaremizin ne zaman kırılacak?
Kaç
Ramazanı daha ıskalayacağız, kaç teravih, kaç sahur, kaç iftar, kaç oruç buz
tutmuş gönlümüzü ısıtmayacak?
Kaç
Ramazan kervanına daha yetişemeyeceğiz?
Daha
neyi bekliyoruz?
Ramazan’ın
dışına çıkıp genişletelim biraz çerçeveyi…
Kaç
ayet okunacak üzerimize, kaç vakit namaz geçecek samimi bir şekilde yönelmemiz
için Rabbimize?
Kaç
cenazeye daha tanık olacağız, kaç hastalık, kaç musibet, kaç bela daha lazım
kendimize gelmek için?
Bir
sonraki vakit namazı, fırsat değil mi?
Önümüzdeki
fedakârlık mevsimi Kurban, fırsat değil mi?
Katıldığımız
sohbetler, dinlediğimiz vaazlar, fırsat değil mi?
Daha
neyi bekliyoruz?
Gençler gayesizlik girdabında can çekişsin,
Toplumun
ahlâkı dinamitlensin,
Ölümler
sıradanlaşsın,
Aile
kurumu erozyona uğrasın,
İçtimai
hayatı edep ve rikkat terk etsin,
Biz
bekleyelim öyle mi?
Başımızı
kaldırsak Suriye’den yükselen dumanı göreceğiz,
Yine
de biz bekleyelim öyle mi?
Orada
olamadığımız için dedelerimizin kanının hala sıcak olduğu Balkanlar, Kırım,
Kafkasya, Türkistan günden güne kaybetsin kutsallarını,
Afrika’nın
falan falan kabilesi, falan falan totemi için on genci kurban etsin, başka bir
kabileye savaş açsın; kan dökülsün,
Avrupa
maddeye hapsolup, tüm mânevî değerleri inkâr ederek inançsızlık kasırgalarında
savrulsun;
Biz
de bekleyelim öyle mi?
Önce
olmak, sonra oldurmak için bekleyelim öyle mi?
Ramazan
bizi kendimize getirmesin, Kurban getirmesin, tilâvet edilsin ayet-i kerimeler
yüreğimiz titremesin, namazlar geçsin, mübarek geceler geçsin;
Biz
bekleyelim öyle mi?
Yetimler
başının okşanması için beklesin,
Birileri
bir lokma ekmek beklesin,
Birileri
bir kuyunun açılması için beklesin;
Biz
de birbirimizle uğraşalım öyle mi?
Harekete
geçmek için, aksiyon için hep bir sonrasını bekleyelim öyle mi?
Beklemek,
Kuran’ı Kerim’in insan tefekkürüne ondan bin bir ilaç üretmesi için, bin bir
virüslü bir kadavra olarak sunulan Beni İsrail’in tipik özelliği. Sofra bekler,
peygamberle rabbini savaşa gönderir(!)bekler, buzağıyı kesmez bekler, soğan
bekler, sarımsak, mercimek bekler. Bahaneler üretir bekler.
Kıssalardan
dersimizi almayıp bekleyelim, bahaneler üretelim öyle mi?
Genciz
diyelim,
Yarın
mutlaka değişeceğiz, müsaade diyelim,
Bir
dahaki Ramazan, bir dahaki Kadir, bir dahaki kurban diyelim,
Bekleyelim
öyle mi?
“Erteleyenler helak oldu” diyor Rasûl’u zişan
sallâlâhu aleyhi ve sellem.
İBRAHİM
BOZBEŞPARMAK
ALTINOLUK DERGİSİ Sayı : 377 - Temmuz 2017
Yorumlar
Yorum Gönder