Neler Oluyor Bize?


         Bir pazar günü pek de kimse sormak istemiyor kendine “Neler oluyor bize?” diye. Pazartesi sendromu(!)ndan önce tatilin tadını çıkarmak(!) için rahatsız etmek istemiyoruz kendimizi. Öyle ya, tüketilmesi(!) gereken bir tatil zamanı var elimizde ve yetiştirmemiz, dahi yetişmemiz gereken onlarca “yapılacaklar”ımız...

Bunların yanı sıra bir de iyi ki kitaplar var… İyi ki bize Üstad Cahit Zarifoğlu’nun “Bir kalbiniz vardı, onu hatırlayınız.” sözünü hatırlatan acılar, arayışlar, cümleler, hayatlar var… İyi ki “yavaşla”mamızı sağlayan bir kalbimiz, ruhumuz var!

“Saatlerini doğanın ve iç dünyalarının çevrimine ayarlayanlar, güneşi ve gökyüzünü görebilenler, hayatı uzun bir şimdi veya yekpare, geniş  bir an olarak yaşayabilenler ‘içime çektiğim hava değil gökyüzüdür’ diyebilenler, eve mutlu dönüyor.” diyor Kemal Sayar “Yavaşla” adlı kitabında… Tekrar tekrar, kutsal bir şiiri yaşarcasına  okuyorum, her bir virgül arasını.. Her kelimeyi beynimin tüm kıvrımlarında dolandırıyorum. “İnsan” olmanın lezzetini iliklerime dek tadıyorum.

İngilizce bir kelime olan “Understand”in Türkçe karşılığı “anlamak, iyi kavramak” demektir. “Stand” kelimesinin Türkçede sözlük anlamı ise “durmak, kaim olmak, bulunmak, uymak-uygun hale gelmek” demek. Bir İlahiyat Profesörü hocam, anlamak için “durmak” lazım demişti. Durmak, kavramak için uygun hale gelmek ve dahi şu hız dünyasında “ne olduğunu ve ne olduğumuzu hatırlamak/anlamak için” yavaşlamak!


Kemal Sayar “Yavaşla, bu dünyadan bir defa geçeceksin!” sloganıyla bile ruhunu diriltiyor insanın. İnsan olarak büründüğümüz her role tekrar dönüp bakmamızı sağlıyor. Telaşlarımız, yetiştirmemiz gereken işler, yetişmemiz gereken yerler ve tüm bunlarla ilgili kaygılarımızın ve kaybetme korkularımızın arasına sıkıştırıyoruz “yaşamayı”. Teknolojinin hayatımızı kolaylaştırdığı, insanın tek “tık”la her şeyi halledebildiği bir dünyada neden hiçbir şeye yetişemiyoruz, neden hep koşuyoruz?

Gerçekten bir soralım kendimize, neden?

“…çalışmanın ziyan ettiği hayatı telafi eden tek şey paradır. Oturduğumuz evler, sürdüğümüz konforlu arabalar, gidebildiğimiz lokanta ve eğlence mekanları, aldığımız ıvır zıvır, çalışma köleliğimizi meşrulaştırır. Ama ya onlarda ruhumuzdaki sızıyı dindirmiyorsa? Ya bunlara sahip olmak ortaya sürdüğümüz pey, yani ömrümüz, bizim için daha kıymetliyse? Hayat geri gelmiyor. İnsan, ruhunu özgürleştirmeyen, kendisine bir ifade imkanı sunmayan, kendisini gerçekleştiremediği işlerle tatmin bulmuyor. Ruh istiyor ki kendi hikayelerini anlatabilsin. Hikayeleri başka insanlara çarpsın, onlarda çoğalsın, kendisine geri dönsün.”

Anahtar kelime bu işte: “ruh sızısı”! Teknoloji harikaları, ruhumuzdaki sızıları tek “tık”la gideremiyor. Hatta ruhumuzu sıkıştırıyor, onun sızısını hissedebileceğimiz bir etki alanı dahi bırakmamaya çalışıyor. Yapmak için ayrılan zaman, olmak için ayrılması gereken zamanı yiyip bitiriyor…

“Güzellik ancak onu durup temaşa edecek zamanınız varsa size bir şey söyler.” Güzelliği görmek de kaynağı gönül olan bir bakışı gerektirir. Hayatımızın hangi parçasına sevgiden parıldayan gözlerle bakabiliyoruz? Nerede kaldı sevmekten çektiğimiz acıları dahi sevme yüceliği? Neler oluyor bize? O çok “kolaylaşmış” hayatlarımız gönlümüzü, zihnimizi tembelleştiriyor ve zaman akıp gidiyor…



“Modern mutsuzluklarımız”a dikkat çekiyor Sayar; sokakta oyun oynayamayan çocuklara hiperaktivite tanısı konulduğunu söylüyor, bir psikiyatr olarak. Zenginliği arttıkça mutsuzluğu, kaygısı ve bağımlılığı artan modern kölelerden, kendi başarısına odaklanarak yalnızlaşmış egoistlerden ve nicelerinden… Sonra bir bakıyorsunuz okurken, hepsi aslında sizsiniz, hepsi benim…

“Kadere karşı sigortalanamayız. Istırap bir öğretmen. Tahammül ve direnç, insanın erdemleri. Bir ağrıyı bedenimizde gezip dinlendirerek de olgunlaşırız. Bir hüzün nöbetinden güçlenerek de çıkabiliriz. Ve nihayet hayat çözülmesi gereken bir sorun değildir!”

“Yavaşla” kitabın belki de en iç acıtan bölümü “Modern Zamanlarda Aile”… İbn’ul vakt olmayı başaramadığımız için, çocuklarımıza da neyi öğrendiysek onu öğretiyoruz : hızın kölesi olmak… “Çocuklar hep bir adım daha ileri gitmeleri konusunda zorlanıyor. Sorun şu ki; zihinsel zorlamalara rağmen, çocukların duyguları aynı hızla gelişmiyor. Duygular, hızlandırılması mümkün olmayan kendine has bir zamanlama ve ritme sahip.”
Velhasılı, her ne role sahip isek şu dünyada, hepsini ne kadar “farkındalıkla” gerçekleştirebildiğimizi sorgulamak için; ruhumuzu dinlendirdiğimizi sandığımız geçici heveslerin yerine ebedi huzuru fısıldayan gerçek manevi kaynaklar için; ebeveyn ya da eğitimci isek varoluşumuzu “insanlık” adına yeniden gözden geçirmek ve çocuğun kemalatından önce kendi kemalatımıza yönelmek için; yavaşlayalım. Bu dünyadan bir kez geçeceğiz, hem de hesabını vererek…

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Mahmûd Sâmi Ramazanoğlu (K.S.)

Boykot'a nereden başlasak?

Bir Film:Incendies / İçimdeki Yangın