Bir Kitap: Martı Jonathan Livingston
"Sıradan
değildi Jonathan, bu yüzden sürüden de olamadı..."
Martı Jonathan
Linvingston, Richard David Bach’ın en çok okunan Kitaplarından biridir.
Kitabın yayınlandığı 1970 tarihinde, kitap on bin sözcükten daha az olmasına
rağmen kurgu ve kurgu dışı kitaplar arasında en çok satanlardan biri olmuştur.
Buradan da anlaşılabileceği gibi Martı kitabında okuyucu on bin kelimeyle ifade
edilmesi gerekenden çok daha fazla anlamı metaforlarda ve satır aralarında
bulmuştur.
Kitabın okuyucular
arasında bu kadar beğenilmesinin sebeplerinden en önemlisi, yazarın anlatımının
güçlü oluşudur. Richard Bach’ın anlatımındaki bu güç, fabl gibi inandırıcılığı
ve gerçekliği az olan bir alanda bile kendini belli etmektedir. Onun
ifadelerinde martı öyle tasvir edilir ki, bir martının gözünden hikâyeye devam
etmemek olanaksız hâle gelir. Yazarın aslında havacılık üzerine eğitim almış
olması bu ifadelerin somutlaştırılmasındaki başarının arkasındaki bir diğer
sebeptir. Bach’ın bütün eserlerinde uçma kavramının detaylı bir şekilde tasvir
edilmiş olması; meslekî bilgi birikiminin, onun edebiyatına olan etkisini açık
bir şekilde ortaya koyar. Onun bu tasvir gücü okuyucuyu hikâyeye taşıyacak,
hatta bazen kendisini hikâyenin kahramanlarından biri yani bir martı gibi
hissettirecek kadar güçlüdür.
Kitabın adından da
anlaşılabileceği gibi hikâyenin kahramanları martılardır. Başkahraman martı
Jonathan, hayattaki tek var oluş amaçlarının “…Yiyeceklerini bulmak ve
olabildiğince uzun yaşamak…’’(31) olduğuna inanan bir martı sürüsüyle
yasamaktadır. Jonhatan’ı birlikte yaşadığı diğer martılardan ayıran en önemli
farkı, kendisine giydirilmeye çalışılan bu tanımlamayla yetinmeyi kabul etmek
istemeyişidir. Sıradan olmayı reddeder Jonathan ve bundan dolayı sürüden biri
olmayı da beceremez. Hikâyenin bir bölümünde diğerleri gibi olmaya karar verse
de, içindeki öğrenme sevgisi ve sınırlarını keşfetme arzusu yüzünden başarılı
olamaz. Hikâyenin ikinci bölümünde okuyucunun karşısına, bilge martı Chaing ve
Jonhathan a arkadaşlık yapan Sullian gibi sürülerinden dışlanmış martılar
çıkar. Bu martılardan özellikle Chaing Jonathan’ın serüvenin de büyük bir öneme
sahip olacaktır. Ve en son bolum de artık Jonathan’ın olgun dönemi veya
kitaptaki ifadeyle yetkin olduğu dönem anlatılırken hikâyenin odak noktası
Fletcher adındaki bir diğer martı olur. Hatta yazar kitabın genelini
Jonathan’ın bakış açısıyla yazarken birkaç bölümünden Flecher’ın gözüyle
hikâyeye devam etmiştir. Onun bu yaklaşımı, belki de tıpkı
hayatın sürekliliğinde olduğu gibi giden ve yerine gelen bedenlerin önemli
olmadığını bunun yerine her haleften farklı bir selefe aktarılan fikirlerin
önemini vurgulamak istemiştir. Jonathan da hikâyede, kendinden farklı bir
karaktere sahip olsa da ileride Martı Flecher’ı selefi gibi görecektir.
Kitap üç bölümden
oluşmaktadır. Bu üç bölüm Martı Jonathan’ın hayat yolculuğunun üç ayrı
mertebesini özetlemektedir. Birinci bölümde, Jonathan’ın yaşam gayesini
sorgulayışı anlatılır. Her sabah sadece karınlarını doyurmak amacıyla yuvadan
ayrılıp hava kararmadan geri dönen martı topluluklarının sürdüğü hayat Jonathan
için hiç de ilgi çekici değildir. Uçmak Jonathan için bir araç değil bir
amaçtır. Diğer martılar yiyecek bulmak için uçarlarken Jonathan uçmayı sevdiği
için uçmaktadır. Çoğu zaman uçmaktan yiyecek bulmaya vakti kalmadığı için
ailesi ‘bir ‘kemik bir tüy’ (13) kaldığını düşünerek onun hakkında
endişelenseler de aslında Jonhatan’ı mutlu eden; sahip olduğu bu kemikten
tüyden ve etten oluşan kalıptan ziyade, içinde bir yerlerde saklı olduğuna
inandığı büyük potansiyeli ortaya çıkarma çabasıdır. Ama bu çabası kendi
umduğunun aksine diğer martılar tarafından doğru algılanamamış ve onun
sürünün düzenini bozduğu ve Martı Yasalarına uygun davranmadığı gerekçesiyle
sürüden uzaklaştırılmasına kadar götürmüştür.
Jonathan terk edilmiş
dışlanmış ve gururu incinmiş bir şekilde yalnız yaşamaya başlar. Bu durumda
bile çalışmaktan hiçbir zaman vazgeçmez. Daha önce sürüsünden hiçbir
martının avlayamayacağı kadar güzel balıkları yakalamayı öğrenir kendi kendine.
Hikayenin ikinci bölümü, kendi gibi sürülerinden uzaklaştırılmış ve kendisini
“yükseklerdeki yuvaya ”(35) götüreceklerini söyleyen, daha
önce karşılaştıklarına hiç benzemeyen martılar karşısına çıktığında
başlar. Jonathan hayatının bu döneminde Bilge Martı Chiang ile tanışır ve ondan
şimdiye kadar duymadığı hatta tahmin bile edemediği uçma yöntemleri öğrenir.
Daha da önemlisi buradaki yeni hayatı sayesinde kendisi gibi ‘’… karın doyurmaktan, didişmekten, ve sürü içinde güç
kanıtlamaktan çok daha önemli değerlerin var olduğu bilincine ermek için
…‘’(46) uçan diğer martıların varlığından haberdâr olur. Ve bu bölümde
gerçekten sevmeyi öğrenir. Serüvenin bu noktasına kadar Jonathan sadece uçmayı
sevmiştir. Bu bölümde ise aslında yetkin hıza ulaşmayı hedeflerken, yetkin sevgiye
ulaşma yoluna da girdiğinin farkına varır Martı Jonathan. Ona bir nevi hocalık
yapan yaşlı ve bilge martı Chiang karakteri, isminin de çağrıştırdığı gibi uzak
doğu öğretilerinden izler taşımaktadır. Martının özgürleşme çabası, zihin
gücünü kullanarak daha hızlı uçmayı öğrenmesi, kitabın felsefi temellerinin
Budizm gibi bazı uzak doğu felsefelerinin de etkisinde kalınarak oluşturulduğu
fikrinin akıllara gelmesine sebep olacaktır.
Sevginin doğru tanımını
yapmayı öğrendiği vakit Jonathan’ın hayatının üçüncü dönemi baslar.
Kitabın son bölümü Martı Jonathan’ın yolculuğun sonu olsa da başka martıların
serüveninin başlangıç noktasıdır. Jonathan artık bildiklerini sadece kendisi
gibi dışlanmış, zaten bir arayışın ve çabanın içinde olan martılara anlatmakla
yetinmeyecektir. Uçmanın anlamını fark edememiş, ömrü çöplüklerde
yiyecek aramakla geçen, hayat daha büyük lezzetlerin de olduğunun farkında
bile olmayan eski sürüsüne dönecektir Jonathan. Gördüğü, öğrendiği fark
ettiği kazanımları bir zamanlar kendisini dışlayan, Sarp Kayalıklara süren
sürüsüyle paylaşacaktır çünkü ‘’… en yüksekten uçan martı en uzağı
görendir…’’(59). Çünkü yetkin bir sevgi kapsayıcıdır, öyle ki kendisini
dışlayanı, yok sayanı, inkâr edeni bile kuşatır.
Martı, sürü, martı yasası
ve uçmak hepsi birer metafordur. Bu metaforlar bir bakıma, insanı toplumu,
toplumun genel geçer kabullerini, ve bunları kabul etmek istememeyi simgeler.
Martının ilk bölümünde anlatılan “…karın doyurmaktan, didişmekten, sürü içinde
güç kanıtlamaktan daha önemli var olduğu bilincine erememiş…”(46) sürü kavramı,
amaçsız sadece yaşamlarının devamı için çaba sarf eden en basit insan grubunu
akıllara getirmektedir. Her insan belki de bu böyle bir grubun içinde dünyaya
gelir. Bu insanlardan pek azı, yaşamdaki amacını ve toplum içindeki rolünü
sorgular. Ya da başka bir değişle, toplumun kendisine biçtiği rolü insanların
birçoğu hiç sorgulamadan kabul eder, benimser ve bunun ötesine geçmek için çaba
sarf etmez, hatta bu insanlar çaba sarf etmelerinin gerekliliğinin bile
farkında değildir. Sahip oldukalrı gerçekliği ilk anda algıladıkları dünyadan
ibaret sanarlar. Kitabın bu noktada vermek isteği mesaj; aslında insanın, tıpkı
martı örneğinde olduğu gibi toplumdaki genel geçer kabullerin ötesinde farklı
manalar taşıdığının farkında olması gerektiğidir. Yunus Emre’nin şiirinde ‘’… bir ben vardır bende, benden içeri…’’
dediği gibi insanın beş duyuyla algılananın ötesinde bir gerçekliği vardır. Bu
gerçekliğin farkına vardığı zaman insan, aslında bedensel sınırların veya
eksikliklerin aşılabileceğini anlar. Martı Jonathan’ın hikâyesinin
ikinci bölümünde; bedeniyle hiçbir zaman erişemeyeceği bir hıza Chaing’ın
öğretileriyle ulaşması gibi insan da, daha yüksek ideallere görünenin ötesinde
özünde barındırdığı potansiyelle erişebilir. Kitabın üç bölüme ayrılmış olması
martının serüveninde kat ettiği üç mertebeyi simgeler. Ama insanın hayat serüveninde
kat ettiği yolu, üç mertebeye sığdırmak olanaksızdır. Çünkü Mevlâ’nın da dediği
gibi insanın gerçekliği belki de sınırsızdır. “…Aziz dost! Sen tek bir
kişi değilsin; sen bir âlemsin! Sen derin ve çok büyük bir denizsin….O senin
muazzam varlığın, belki dokuz yüz kattır, dibi kıyısı olmayan bir denizdir.
Yüzlerce âlem o denize gark olup gitmiştir!..” (Hz. Mevlânâ, mesnevi
cilt 3-4, s 94)
Bu noktada insanın özünde barındırdığı
potansiyeli ve idealleri doğru tanımlamak gerekir. Fakat kitap okuyucularına
gerekli çözümleri sunamamaktadır. Örneğin, kitabın başından sonuna kadar
vurgulanan hız kavramı kitapta “…oysa hız güçtü, hız
sevinçti, güzelliğin ta kendisiydi hız…”(25) olarak değerlendiriliyor. Hız, ya
da simgesel olarak ifade ettiği anlamıyla başarı, her kanat çırpmanın ardından
elde edilen ivme olarak kabul edilmektedir kitapta. Martının serüveni daha çok
başarıya hedeflenmiş bir hikâyedir. Jonnathan’ın yüksek idealleri vardır,
kendisinde barındırdığı potansiyeli keşfeder ve bunları sınırlarını zorlama
tutkusuyla birleştirir, sonuç olarak kendi başarısına ulaşarak saydamlaşıp kaybolur.
Ama insan hayatı her çabanın başarıyla
sonuçlandığı bir nedensellikten ibaret değildir. Çünkü gerçek hayatta,
insanın çabasının ulaştırdığı nokta her zaman başarı olarak tanımlanamaz.
Üstelik bu çabanın ‘ne’ için olduğu, ulaştırdığı noktadan daha önemliyken bu
çabayı, sırf öğrenme sevgisi ve sınırlarını keşfetme olarak amaçlandırmak pek
de tatmin edici olmayacaktır. Bunun yanı sıra sadece kişisel tatminler
için uğraş vermek insanda, benlik şişmesine sebep olabilmektedir. Bu benlik
şişmesi aslında kitapta tasvir edilen martıların serüvenlerinin
bitiş şekline yani saydamlaşmaya giden yolda büyük bir engel teşkil etmektedir.
Sürüdeki martıların nasıl öldüğünden kitapta bahsedilmez ama Jonathan veya
Chaing gibi yetkin martılar saydamlaşıp yok olarak tasvir edilen dünyadan
ayrılmaktadırlar. Saydamlaşmak belki de, zaten görünen kurallara uygun uçmayan
bir bedenin, artık bu dünyaya ait hiçbir duyuyla algılanamayacak bir faza
geçmesi demektir. Eğer çabalar saydamlaşmakla sonuçlanıyorsa, ve bunun yolu
bütün varlıklara ulaşacak kuşatıcı bir sevgiden geçiyorsa gidilen bu yolda
kişisel tatminlerin ve egoların yer alması mümkün değildir. Çünkü saydamlaşmak
demek, şeffaf olmak demektir benlikten geçmek demektir. İşte kitapta vurgulanan
bu benlikten geçemeyiş, kişisel başarılar ve tatminler üzerinden
hedeflere ulaşma çabası okuyucunun çelişkiye düşmesine sebep olabilecek bir
noktadır. Bu yüzden, hedeflerin ve o hedefe ulaşmak için sarf edilen
gayretlerin ‘ne’ için oluşunu sorgulamakta ve fayda vardır.
Kaynakça
Richard David Bach, Martı Johnatan
Livinstone, İstanbul: Say Yanınları, çev: Nuran Akgören, 5. Baskı 1989



Yorumlar
Yorum Gönder