Ey Talip! Yolda Daim Olalım…. (2)
Bu yazıyı, bir kutlu yolculuğun arifesinde yazıyorum. Geçen hafta Dücane ile yola düşmüştük; o yolculuğun daha başlangıcında başka bir yol hali nasip oldu. Arayışın, kendini bulmanın ve dahi hasretin farkına varıp vuslata ermenin adresi: Umre. Hem de “yalnız”. İlk kez yalnız yol alacak olmanın ayrı bir heyecanı var yüreğimde. Ben tam böyle duygular içindeyken kitabın ikinci bölümü de derde deva, ruha şifa niyetine “yalnızlık” ve “tek başınalık” kavramlarını ele alıyor. Kitabın ilk bölümüyle genel olarak neden “yolcu” ve “talip” olmak gerektiğini aktarmıştı Cündioğlu. İkinci bölümde ise “nasıl talip olunur” ve “nasıl yol alınır”ı anlatıyor.
“Yalnızlık kişinin kendisiyle buluşması…
kendisiyle tanışması…kendisini tanıması…Demem o ki yalnızlık kişinin sürülere
karşı kendini koruması, onlardan kaçması değil, bilakis sürülerin içine
atılmışken, tam da sürülerin içindeyken kendini fark etmesi…” Soruların
cevapları hep kendinde saklı diyor Cündioğlu. Kitabın ikinci bölümü insanı tam kalbinden vuran “yüzüme kapıyı kapadığımda”
başlığıyla “kendi”ni anlatıyor.
“Modern insan kendisi dışında ne varsa onları
düşünmek zorunda. Kendilik artık yasak bölgenin adı; yani üzerinde
konuşulamayan. Kişi kendinden uzak düştüğünü fark etmemeli, kendini
hatırlamamalı ve asla kendini özlememeli…Halbuki hasret ayrılığın farkına varmakla
başlıyor. Kişinin özünü özleyebilmesi için özünün dışına çıkması gerekiyor.”
Özümü
özleyebilmek için özümden ayrı olduğumu fark etmeliyim; bunun içinde özümün
dışına çıkmalıyım. Ama benden başka ben mi var ki; kendi dışıma çıkıp yine
kendimdeki eksiği bulayım? “..O kadar yandı ki canım, sonunda karşıdan baktım. Ne
göreyim kendime yıldızlardan daha uzaktım.” sözleri geldi aklıma okurken. Karşıdan
bakmalı ama nasıl?: Kendinden kendine
kaçmakla…
“İnsanın kendisiyle konuşması, kendisiyle sohbet etmesi niçin zordur
bilir misiniz, kendisiyle nasıl konuşacağını bilmemesinden, nasıl karşılanacağını
kestirememesinden kendisiyle karşılaştığında uzun süredir ihmal ettiği
kendisine söyleyeceği o ilk sözü bulamayacağı korkusunu yenememesinden.”
Evet,
insan kendinden yine kendine kaçmalı, aynı “Senden Yine Sana Sığınırım” duasını
ettiği gibi… Bu dua hep sarmalıyıcıdır,
kuşatıcıdır. Kendinden kaçmak, bir ayrılığı, uzaklaşmayı beraberinde getirirken
ancak kendisiyle konuşmak birlikteliği sağlıyor. İnsanın özü
ile birlikteliğini; aslında hep neyi aradığını fark etmesini sağlıyor.
Bugün Kendin
İçin Ne Yaptın?
Bir iş yapıyorsa insan, kutsal bir amacı olmalı
hep. Vatan hizmeti için, toplum için, ailem için, “Allah rızası için”…Dücane
Cündioğlu insanın “Canım istediği için yapıyorum” demesinin çok bencilce bir
tavır olarak karşılanacağından bahsediyor ve biraz da yakınıyor: “Bugün kendim için bir iş yaptım” diyecek
işleri ortaya çıkarmak önemli!
Kendimiz için ne işler yaptığımıza bakarsak “kendimiz”
dökülüverir önümüze… içimize dışımıza çıkar da, gösteriverir bize “ne”
olduğumuzu.. işte yol asıl o zaman başlar…
Kişi Ne
Zaman Kendisi İle Tanışır?
Ayrılıktan aşka giden yolun menzilleri… Önce
ayrılık, sonra ayrılığın farkına varmak(hasret), derken hasretin verdiği acı ve
en nihayet son menzilde aşk.. kendine kavuşmak, tanıdığın kendine kavuşmak da
aşka dair imiş… Dört menzile dair bir “dairenin” içindeyiz diyor Cündioğlu.
Daire çünkü son menzildeki aşk yokken,
ilk menzil olan “ayrılık” olur mu hiç? Aşk olmadan ayrılık, ayrılık olmadan da
aşka kavuşmak mümkün değil… Üstelik öyle bir yolculuk ki ayrılığın farkın varıp
da hasrete düşmeden, hasret ıstırabı çekmeden de aşk menzilline varılmıyor. O halde
talip, acıya da talip olmak gerekiyor!
“Halvet” ve “uzlet” sözcükleri geliyor ardından. Ama
mesele “kendi” olunca halvetin de uzletin de anlamı farklılaşıyor. Soruyor Cündioğlu:
“Hiç kendinle baş başa kalıyor musun?”
“Tanımak,
tanışmak için kişinin davet edildiği yer, onun yine kendi gönlü idi. İnsan kendini
kendinde tanıyacak, kendiyle kendi
evinde tanışacaktı; yani uzlet gönül istikametinde ve gönülde olmalıydı. Bu bedeni,
maddi bir uzlet değil, zihni, akli, kalbi, manevi bir uzlet idi. İşte uzlet tam
da bu noktada halvet anlamını kazanıyordu. İnsanın kendine, kendini tanımaya
yönelik yolculuğu (uzleti) kendi gönlüyle halvette olması, kendiyle halvete
girmesi demekti.”
En zor yolculuk olsa gerek insanın kendi içine
yolculuğu… yola çıkmaya talip olmak da zor amma yol aldıkça yolda kalmak da zor…
Cündioğlu Yunus’un sözü ile bitirmiş bölümü;
Gözsüze
fısıldadım sağır sözüm işitmiş
Dilsiz
çağırıp söyler dilimdeki sözümü



Yorumlar
Yorum Gönder